Hesabınız yok mu?
Siteye Giriş Yap

Endüstriden

İstanbul Tıp Fakültesi Farmakoloji ve Klinik Farmakoloji Anabilim Dalı 40 Yaşında! PDF Yazdır E-posta

Yazı

 ÜÇ KUŞAK FARMAKOLOJİ

İstanbul Tıp Fakültesi Farmakoloji ve Klinik Farmakoloji Anabilim Dalı'nın kuruluşunun 40. yıl dönümü nedeniyle Yağız Hoca ve Lütfiye Hoca ile 1968'den 2008'e uzanan bir söyleşi yapma fırsatı buldum...

Zeynep Güneş Özünal: Yıl 1968... Farmakoloji ve klinik Farmakoloji kürsüsü nasıl bir dünyaya nasıl bir üniversiteye gözlerini açtı?
Lütfiye Erğoğlu: 1960'ların sonu politik hareketliliğin çok yoğun olduğu bir dönemdi. Öğrenciler, asistanlar hareketin bir parçasıydı. O zaman öğrenciler polisten kaçarak yönetime sığınıyorlardı. Deniz Gezmiş Turan Emeksiz öğrenci yemekhanesine geldiğinde öğrenciler iki yana ayrılıp alkışlıyorlardı çok coşkulu ve inançlı yıllardı. O yıllarda Eczacılık fakültesinde asistan idim, asistan boykotuna katıldığım için Fakülte’mden ayrılmak durumda kaldım. Özel sektörde kısa bir dönem çalıştıktan sonra İTF Farmakolojinin asistan aradığını gazete ilanından görüp başvurdum ve Kasım 1969'da işe başladım.
Yağız Üresin: Ben 78 kuşağından sayılırım (aslında 80 ama o başka anlamda kullanılıyor). 68 kuşağı romantik ve konulara derinlemesine girilmeyen bir dönemdi 80’lerde daha katı gerçeklerle yüzleşmek zorunda kaldık. Öğretim üyelerinin polise karşı öğrencileri koruması söz konusu olamazdı, bugün de polisin öğretim üyelerini dinleyeceğini sanmam.

ZGO: Kürsünün ilk yıllarından biraz bahsedebilir misiniz?
LE: Kürsü kuruluşundan beri, Hikmet hocanın da klinik kökenli olmasının katkısıyla, klinik dallarla hep iletişimde olmuştur. 1974'te Çapa'ya geçmeden önceki yerde de bugün bile hala görüştüğümüz klinikten araştırmacılar yardım almak için geliyorlardı, bunun sonucunda karşılıklı olarak çok şey öğrendik. Çok disiplinli çalışıyorduk.
Farmakolojinin klinik bilimlere yakınlığını bildiğimiz için derslerimizin dikey entegrasyon ile klinik döneme yayılması için çok uğraştık. Eğitimden sorumlu Prof Dr Güngör Ertem’in destekleri ile farmakoloji derslerini 3. 4. ve 5. sınıfa yaydık ve 1990’dan beri eğitimimiz böyle sürüyor. Bu bizim fakültemiz için çok uygun bir model. Türkiye'de bu şekilde farmakoloji eğitimi veren başka birim yok. Biz bu sisteme geçtiğimizde yurtdışında da böyle değildi. Farklı bir üniversitenin modelinin birebir kopyalanmasını uygun bulmuyorum. Her fakültenin kendine ait özellikleri var. Müfredat bu durum göz önünde bulundurularak şekillendirilmeli.


ZGO: 1980li yıllarda mezun olan bir hekimi neler bekliyordu?
YÜ: Fakülteye girdiğimizde daha önce olmamasına rağmen biz okurken mecburi hizmet geldi. Benim kuramda, Samsun'luların bile adını bilmedikleri Havza'da bir köy çıktı. Gittim gördüm. Köylüler köye giden minibüste kendi ücretlerini bana ödetince kalmamaya karar verdim. O yılki yeni düzenlemeyle tıpta uzmanlığa girenler mecburi hizmetlerini uzmanlık bitince yapabileceklerdi şimdiki gibi. Temel bilimler ve Farmakoloji, Anesteziyoloji, Radyoloji gibi belirli bölümlere girenler ise muaf tutulacaklardı. Hoş uzmanlık ve 3 yıl İsviçre’den sonra askerliğim sırasında bir tayin maceram da olmadı değil. Bu uygulama nedeniyle bu dallara çok kapasiteli insanlar uzmanlık için başvurdu. Öğrencilik yıllarımda derslere girmezdim pek ve hayatımda bir yarıyıl da olsa tek kaldığım ders de farmakolojidir. Bütünlemesinde ve ikinci dönemde pekiyi alıp karneme pekiyi getirmiştim. Dolayısıyla pek sıcak baktığım söylenemez. O ara bir müzisyen arkadaşımın babası Cerrahpaşa Farmakoloji'den Alaaddin Akçasu'ya yönlendirdi ben ve geçen yıl kaybettiğimiz arkadaşım Turgut Tükel’i. Kendisi bizi gayet olumlu karşıladı, biz de o cesaretle Çapa'da da farmakoloji var diyerek bizimkini de ziyarete karar verdik (Çapa’lıyız biz). Bu ziyarette önce Lütfiye Hanım’la sonra Hikmet Hoca ile görüştük. İkisinden de değişik yönlerde etkilendim doğrusu. Görüşmemiz sırasında Hoca’nın telefonla yanlışlıkla arayan bir kişiye “Hayır burası mezarlık” dediğini hatırlıyorum. Onun açtığı kadrolara Turgut’un vazgeçip aile hekimliği ve sonra genetiğe ve kolon CA’ya koşma kararı üzerine ben, sonradan eşim olacak Yeşin ve şimdi Amerika’da olan Saime başvurduk. İşe başladığımda teknisyenimiz MVP (most valuable player) Kadir Emmi’nin ardiye gibi bir odadan eşyaları itip çekerek bir masa bulup üzerini sildiğini işte burası senin masan dediğini hatırlıyorum. O dönem Rabia, Şerife gibi parlak, Yavuz gibi hercai arkadaşlarla birlikte çalıştık.

 
ZGO: 1972'de doktoranız bitti sonra da doçentlik sınavına girdiniz. O günlerle ilgili aklınızda kalan bir anınızı anlatır mısınız?
LE: Doktora sınavları o dönemde de benzerdi. Farklı olarak sadece faküte içinden hocalardan jüri oluşuyordu. Biraz doçentlik sınavımdan söz etmek istiyorum; Benden önce eczacılık mezunu olarak tıp fakültesinden doçentlik alan olmamıştı. Eczacılıktan doçentlik sınavına girmemi önerenler oldu. Ben tıp fakültesinde doktoramı almıştım ve eğitimime devam etmiştim. Tıp fakültesinden doçentliğimi almak istiyordum. Yağız'ın benim ilk doçentim olduğu gibi ben de Hikmet Hoca’nın ilk doçentiydim. Hayatımda hiç çalışmadığım kadar çalıştığım bir dönemdi. Kardiyovasküler çalışırken anatomisini fizyolojisini de çalışıyordum. Doçentlik sınavı için Ankara'ya gittim. Jürim o dönemin zorlu farmakologlarındandı. Bilim yeterlilik sınavından sonra birkaç konu arasından biri seçiliyor ve ders anlattırılıyordu. Tıp  fakültesinde Mehmet Güngör'le benim ders anlatabilmem için özel izin çıkarıldığından tecrübeli sayılırdım. Tam ders anlatmaya başlayacağım sırada elektrikler gitti. Başka bir güne alınmasını talep ettim, kabul edilmedi. “Derste oldu farzedin” dediler. O zamanlar tanımadığım sonradan dostum olan sevgili Türkiz Verimer, diğer bölümlerden onlarca metre uzatma kablosu sağlayarak dersin anlatılacağı yere kadar elektriği getirdi ve hazırladığım slaytlar eşliğinde dersimi anlattım.
Doçentlik unvanını aldıktan sonra bir gün işe kotla geldim, Hikmet hoca şaşırdı, Fakülte Kuruluna davet edildiğimi, sürpriz yapmak için daha önce haber vermediğini söyledi. Son yıllarda daha klasik giyinmeme rağmen o dönemlerde farklı bir çizgide giyinmeyi seviyordum. Bu öneriyi duyar duymaz hemen hala oturduğum Moda'ya gidip uygun birşeyler giyerek geri döndüm.

ZGO: O dönemde farmakolojide tıpta  uzmanlık eğitimi nasıldı?
YÜ:
Hikmet Hoca Türkiye'de klinik farmakolojinin önemini ilk vurgulayan kişiydi. Tıpta uzmanlık eğitimimiz klinikle ilişkili olarak planlanmıştı. Ben bir sene boyunca kardiyolojide çalıştım. Takip ettiğim 7-8 yatağım vardı. Koroner yoğun bakımda çok şey öğrendim. Kardiyolojiden birçok kişiyle dostluğum o günlere dayanır. İyi mi kötü mü bilmiyorum ama o camiada Farmakoloji camiasından çok daha iyi tanınırım. Daha sonrasında da kendi kürsümüzde Aykan Bey'in kurduğu hipertansiyon polikliniğinde kardiyovasküler farmakoloji alanında çalışmaya devam ettim. Şaka maka 20 senedir tansiyon hastası bakıyorum. İnfeksiyona, endokrinolojiye de gönderilen asistanlar vardı. Daha sonra Lütfiye Hanım'ın kişisel ilişkilerinin de katkılarıyla o dönemki asistanların çoğu uzmanlık süreleri dolmadan yurtdışında iyi merkezlere gönderildi. Dünya sağlık örgütünden klinik farmakoloji alanında İsviçre ilaç endüstrisinin önde olduğunu öğrendik ve ben de bu alanda İsviçre'ye bir seneliğine gidip 3 sene kaldım. O dönem uzmanlık yapanların çoğu kariyerde kalamasalar da özellikle endüstride çok iyi yerlere geldiler bu bizim için kayıp, endüstri için kazançtır. Zamanında klinik farmakoloji bu kadar popülerleşmemişti. Bir çok isimdaş anabilim dalı hem klinik çalışmayı bir tür “sapkınlık” olarak görüyor, hem de laboratuarda tıpçılara üstünlüğü bariz olan eczacı, kimyacı, veteriner gibi branşlardan akademisyen alınmasına karşı çıkıyordu. Hasta baktığımı duyan arkadaşlarımın “farmakolog hasta bakar mı?”diye sorduklarını hatırlıyorum. Komiktir, karşılaştığım yetkin klinikçilerden hiç biri “klinisyenliğimi” sorgulamazken, farmakologlar sık sık bu konuya girmişlerdir. Şimdilerde maşallah reçete yazmamış arkadaşlar 2 haftalık kurs, internet eğitimi, doğrudan kitaptan okuma ve kendini atama yöntemiyle (bunun en güzel yöntemi bu konuda dernek içi çalışma grubu oluşturmaktır), rasyonel reçete yazma, klinik farmakoloji, toksikoloji uzmanı yapıyorlar kendilerini. Yine de bioassay’e takılıp kalmaktan evladır. Bu gözünü budaktan sakınmadan her şeyi okuyarak bir numaralı söz sahibi olma konusunda bir arkadaşımız guideline yayınladı derneğin dergisinde, tavsiye ederim. Özellikle adı O. ile başlayanlar çok başarılı oluyorlar bu alanda.

ZGO:
1980'lerin öğrencileriyle bu dönemin öğrencilerini karşılaştırdığınızda dikkatinizi çeken farklılıklar nelerdir?
YÜ: Tıp fakültesi öğrencileri hala idealistler ama idealizm kavramı geçen sürede içeriğini değiştirdi, bu da doğal, dönemin radikal akımları ne ise onun peşinden gitmek gençliğe ait bir şey. Diğer yandan daha çok para odaklı daha yarışmacı daha başarı bağımlı oldular. Eskiden kolej-molej eğitimi almış, maddi durumu iyi olanlar tıp tercih ediyordu, günümüzde onlar daha afilli, hırs odaklı, tıpsız “işporta üniversite”t ercihlere yöneldi. Ben oraları seçmeyen “az uyanık” öğrencilerimizden memnunum.
LE: Biz de değiştik belki ama... Eskiden öğrencilerle çiçek pasajına giderdik. Şimdi öğrenciler sınav, TUS derdinde daha yarışmacı. Her şehir insanı şekillendiriyor ve İstanbul da insanı çok etkileyen bir şehir. Benim gözlemim kültürel olaylarla daha az ilgileniliyor. Paramedikal okuma alışkanlığı kazanılmaması önemli etkenlerden.
YÜ: Geçen gün derste nasıl olduysa konu rektörlük seçimlerine geldi ve öğrencilerin yorumlarının öğretim üyeleriyle şaşırtıcı bir benzerliğe sahip olduğunu farkettim.
LE: Eskiden yaptığımız bir alkol pratiği vardı. Öğrencilerden gelen tepkiler nedeniyle yakın zamanda kaldırdık. Oysa bu pratikler çok eğitici ve eğlenceli geçerdi.  Pratik bittikten sonra da temel bilimlerden arkadaşlarımızla geç saatlere kadar içilip sohbet edilirdi.

ZGO: Bundan 20 yıl sonra birimizi nasıl bir yerde görmek istersiniz? Öngörüleriniz neler?

YÜ: Bunu öngörmek için öncelikle Türkiye'nin ve dünyanın durumunu öngörmek gerekli ve şu aralar kartlarımız pek iyi değil.
LE: Ben emekli olmuş olacağım. Birimimiz kırk yıldır çeşitliliğe, farklılıktan gelen zenginliğe açık ve hoşgörülü. Bunun devam edeceğine inanıyorum.
YÜ: Yurtdışındaki eşdeğerlerimize hep biraz gıpta ve biraz da küçümsemeyle bakmışımdır. Onlar hayat boyu değişmeyen koşullarda, güven ve saygınlık içinde tek bir konuya odaklanıyor ve bunun ıcığını cıcığını bilip dışında kalanlardan bihaber olmakla övünüyorlar. Gerçekten de bizim “normal”in dışına çıkıp kendimizi aşırı zorlamadığımız durumlarda o zahiri derinliği yakalamamız güç. Buna karşılık 3 ay Hollanda’da kalan Güneş’in de belirttiği gibi onlar ekseriya daha düz, soluk, biz ise daha mücadeleci, daha saldırgan, renkli ve çok yönlüyüz. Olduğumuz yere gelmek ve durmak için öyle olmak gerekiyor. Her an değişen koşullar, kültürün bu tür etkinlikleri desteklememesi...yaşam beklentimiz dahi farklı, İstanbul trafiğini düşünsenize. Hangi avrupalı ya da anadolunun göbeğinde sanki amerika’da bir yermiş tadıyla yaşayan meslektaşımızda benim direksiyon tecrübem vardır?  Damdaki kemancıdaki giriş şarkısını hatırlarsanız... Dingildek bir zeminde güzel bir melodi çıkartmaya çalışıyoruz. Bunun için de lazım olan, şarkının adı: Gelenek. İşte İstanbul Üniversitesini de hep desteklenmiş, iyi korunmuş “oda orkestralarından” ayıran bu, o damda, o kemanı biz çalarız ve en güzel besteler damdan düşerayak yapılır. Bizim bölümün personel tercihleri,  fiziksel olanakları tartışılabilir ama bence en önemlisi Koyuncuoğlu’nun hayvan başı vizitlerde öğrettiği bakış açısı zenginliğidir. Vizite cebine o sabah basılmış sıcak sıcak “Necmi”yi (NEJM) koyarak gelip el bilgisiyle etrafa bilgiçlik taslamak, ya da bizim arkadaşın doçent değil de kraliyet ailesine üye seçmek üzere oluşturduğu amansızca hafızlama kriterlerine uymak değil, olgular karşısında çok yönlü bakış açısı oluşturmaktır önemli olan. Bu bakış açısıyla bu kürsüde 20-30 yıl önce ortaya atılmış konuların, bazan habersizce yeniler tarafından tekrar araştırılmaya başlandığını ve bunun gündemi gözünden yakaladığını görmek bence bu görüşümü destekliyor. İşte bugün yine RAS, stres ve SSS bağlantılarını çalışıyoruz.
Ben bizim geleceğimizi çevrimsel araştırma ve bilimde görüyorum.   Laboratuar tezgahından hasta başına; bilim çevrelerinden topluma ve tersine bilginin karşılıklı olarak aktarılması ve gelişmesi. Teknolojinin eksik olmasını mazeret kabul etmiyorum. Artık hiçbir şey içine kapalı sistemlerde her şeyi elimizde toplayıp denetim altında tutmaya çalışarak yürümüyor. Anahtar yaygın çalışma ağlarının parçası olmak. Ateroskleroz ve Beyin Araştırmaları derneklerinde bu tür multidisipliner işbirlikleri içindeyiz. Endüstri ile ilişkilerimiz şu anda çok güçlü. Araştırma projeleri için üniversitenin imkanları var. Avrupa Birliğinin proje destekleri için uğraşıyoruz.

LE: Peki bu konuda sizin fikirleriniz neler...

ZGO: Gerek diğer anabilim dallarıyla iyi ilişkilerimiz gerek yurtdışı bağlantılarımızla teknolojinin imkanlarını kullanarak çok sayıda ortak projeler yapabiliriz. Farmakogenetik de ufukta görünen alanlardan.
Soner Sabırlı: Teknolojinin imkanları iletişimi çok kolaylaştırıyor. Çevrimsel araştırma bizim için biçilmiş kaftan bu anlamda.
(Fotoğraflar Soner Sabırlı)

 

Farmakolojinin kuruluş öyküsünü Hikmet Koyuncuoğlu anlattı…

Yavuz Dizdar: Kimdir Hikmet Koyuncuoğlu?
Hikmet Koyuncuoğlu: Samsun’da 12 Ocak 1932’de doğdum. Okumayı okul öncesi dönemde öğrenmiştim. Ortaokulu Samsun Okulu’nda okudum. Okulu bitirince rahmetli babam ‘tıp fakültesi’ dedi, Ankara’ya da İstanbul’a da kayıt yaptırdım ve İstanbul’a geldim. O zaman Beyazıt’taydı. Lakin ben okula falan gitmezdim, sınavda hocayı görüp, “a bu adam demek buymuş” dediğim çok oldu. Tıbbı bitirdikten sonra en iyi çalıştığım derse, dahiliyeye girdim Reşat Garan’ın asistanı oldum. Önce “hayır ben cerrah olacağım” dedim, “iki gün müddet” dedi. “Geldiniz mi diye sordu”, sonra kaydettirdi. O zamanlar kadro yoktu, öylesine alıyorlardı. O gün dördü kuramamıştık, imtihandaydık, “pekiyi aldım” dedim, inanmadılar, ama tedavi kliniğine asistan oldum. Üç klinik vardı, iç hastalıklarında, buna farmakoloji de bağlıydı. Sonra Reşat Garan’ın doçenti oldum, ama onların sınavı başkaydı. İç hastalıkları o zaman göğüs hastalıkları binasındaydı.

YD: Farmakolojiyi neden seçtiniz?
HK: Gültekin Sunam diye bir arkadaşımız vardı, o ihtiyacımız var dedi. Allaattin Akçasu görür görmez “gel bana yardım et” dedi, sene 1964’tü. Esma Nur adında bir arkadaşımız vardı, Alaattin’in çevirilerini yapıyordu. Ama ben çalışmalarımı bağımsız yürüttüğümden, kızdığı bir anında “bu gidişle benim noktalarımı da koyacak” demiş. Alaattin’e bir türlü imkan tanımadıklarından o zamanlar farmakoloji ayrı kürsü değildi. Cihat Abaoğlu bana teklif etti. Beni kürsünün başına koyarken “biz şimdilik birisini koyalım, yurtdışından iki hoca getireceğiz” diye düşünmüşler. Ancak olağanüstü bir çabayla hakim olunca vazgeçtiler. Meğer bütün dertleri sınav yapıp yapamayacağım imiş. İlk sınavı çok korkuyla izlemişler. Tedavi kliniğinden kurtarınca farmakoloji bana kaldı.
O zamanlar farmakoloji hukuk fakültesinin arkasındaydı. Kadavranın olduğu yerde bağımsız iki katlı bir binadaydık. Hatta hiç sekreter yoktu, İzzettin Doğan’ın karısı Berrin Doğan’ın akrabası ilk sekreter olarak başladı. Aşağıdan bir sandalye bulup, koyup oturdum, hiçbir şey yoktu. İlk Lütfiye geldi, sonra Sevgi geldi. bir ay sonra sekreter değişti. Daha sonra Ece geldi. Halil Sağduyu Eskişehir’de dispanserde doktor olarak çalışıyordu. Ben oraya derse gidiyordum. Ayrıca Kurtuluş Töreci’nin sınıf arkadaşıymış. O da aynı yere Özden Anğ ile ders vermeye gidiyorlarmış. Halil Sağduyu’ya gelmesini teklif ettik. Mehmet de veterinerdi, herkes ihtisas dallarına girmek istiyordu. Tıp fakültesinden gelen yoktu, zira herkes klinik bilimlere girmek istiyordu. Ben altı buçukta yola çıkar, yedi buçukta kürsüde olur, durumu kolaçan ederdim. “Bana oradaki saatler için para veriyorlar, ben de karşılığını vermek zorundayım” derdim. Çocuk hasta olsa bile, eşime “duruma göre gerekirse getirirsin” derdim.
1980’de Götingen’e gittik. Eşim hemen öncesinde doçentlik tezini verdi ve istifa etti, üstelik tez konusu doktorun sorumluluğuydu. Üstüne üstlük ihtilal oldu ve uçağımız iptal edildi, bir hafta beklemek zorunda kaldık. Max Planck’a gittik. Ece ve Nazlı o sırada Götingen’deydi, burslu gelmiş doktora yapıyordu. Orada önce onların çalışma alanında deneysel farmakoloji çalıştım. El maharetimi tıp öğrencilerine seyrettiriyorlardı. Almanya’dan döndükten sonra bazı aletleri getirmek istedim, aletleri bağışladılar. Güngör Ertem dekandı, lakin o “bazı prosedürleri zorlamak gerekir, bundan vazgeçelim” deyince bir süre ciddi canım sıkıldı. Almanya’dayken Kemal Berkman da oradaydı, o da çalışmalara refakat etti.

YD: Çalışmalarınızı nörofarmakolojiye nasıl yönlendirdiniz?

HK: Daha Bir gün Aykan’la (Canberk) konuşurken “ben beyin üzerinde çalışmaya karar verdim” dedim, o da “oha” dedi, “bunca zamandan sonra buna nasıl döneceksiniz?” dedi. Ama ben yeni alana geçmek konusunda ısrarlı oldum ve sinir bilime geçtim. Aykan kürsüye girip dahiliyeden tez yapmaya devam etti. O zamanlar Bilgin’le bağımlılık tedavisi yapmaya başlamıştık. Ama daha sonra, onlar herhalde kendi klinik işlerinin yoğunluğu nedeniyle bıraktılar. Hepsi unutuldu, geldik buraya kadar. Oysa bizim ilk başladığımız zamanda klinik farmakoloji daha çok üstteydi. Fakmakoloji klinik bir branştı, Reşat Garan’ın ilaç ile ilgili algısı da klinik farmakolojiye yönelikti. Ötekilerden bu nedenle sıyrılıyordu, orası başka bir yerdi, iç hastalıkları diye adlandırılan bir klinik gibi değildi. Başka türlüsü olmaz ki, sağ bacağını uzatmış, sol bacağınla da iş yapmaya çalışıyorsun.

 

Kaynak: Farmaskop